“Narsistin egosu güçlüdür”
Tam tersine; narsist bireyin ego fonksiyonları yeterince gelişmemiştir. Yani dürtülerini, duygularını kontrol ve regüle edemez, sağlıklı gerçeklik testi ve muhakeme yapamaz, karşılıklı alışverişe dayalı, denk ve sürdürülebilir ilişkiler kuramaz. Kamuoyunda ego kavramı anlaşılmadığı için narsist bireyin büyüklenmeci sahte benliği ego zannedilir.
“Narsist öz güvenlidir”
Tam tersine; narsist birey, öz güvenin çocukluktaki belirleyenlerinde takılıp kaldığı için yetişkin öz güveni kazanamamıştır. Yani, hedonist (hazcı), dürtüsel, dayatmacı, egosantrik (benmerkezci) ve tümgüçlülük yanılsaması içindedir. Bu nitelikler günümüzün narsisistik toplumlarında öz güven kriteri sayıldığı için narsist birey de öz güvenli zannedilir. Gerçekte olan ise şudur; narsist birey yetişkin dünyasında kendini çocuk gibi hisseder, sürekli tedirgin ve tetiktedir.
“Narsist kendini sever”
Tam tersine; narsisizm zayıf, yetersiz ve değersiz algılanan benliğe duyulan nefretle tanımlıdır. Ve özünde bir ayrışma-bireyleşme sorunudur. Anneden ayrışamamış olan narsist birey kendi benlik sınırlarını öremediği ve başkalarını kendisinin bir uzantısı gibi algıladığı için bir başkasının varlığını idrak ve kabul edemez, bir başkasıyla gerçek anlamda etkileşime geçemez, hatta karşılaşamaz bile. Narsisizm kendine âşık değil, kendine mahkûm olmaktır.
“Narsist başarılı olur”
Genellikle tersi olur. Narsist birey, dürtüsel, tutarsız, gerçeklikten kopuk ve uyumsuz olduğu için çoğunlukla başarısızdır. Başarıya ulaşan ve başarıyı sürdürebilen nadir narsist bireylerin ya kişilik örüntülerinde üstün zekâ, üstün yetenek, obsesif kompulsif ve/veya psikopatik unsurlar bulunur ya da ortak ve asistanları onun kişiliğindeki açığı kapatacak düzeyde olumlu niyet ve niteliklere sahiptir.
“Narsist soğukkanlı ve havalıdır (cool)”
Tam tersine; narsist birey temel güven duygusu gelişmemiş olduğu için sürekli kaygılıdır. Kaygıyı bertaraf etmek için bütün duygularını bastırır ve özellikle olumlu duygularına erişimini kaybeder. Narsist bireyin bu duygusal donukluğu ve empati yoksunluğu, dışarıdan soğukkanlılık gibi algılanır. Onu bir de duygusal kaosa düştüğünde yani başat duyguları olan anksiyete, öfke, utanç ve hasetle savrulduğunda görmek gerekir.
“Narsist karizmatiktir; başkalarını etkiler, etki altında kalmaz”
Tam tersine; başkalarının onun hakkında ne düşündükleri, onu beğenip beğenmedikleri narsist birey için en önemli konudur. Sürekli etrafındakilerin tepkilerini izler, en ufak bir eleştiri ya da kayıtsızlığı tehdit olarak algılar. Dolayısıyla her an, başkalarının ezici etkisi altındadır.
“Narsist bağımsızdır, kendine yeter, kimseye ihtiyacı/müdanası yoktur”
Tam tersine; narsist birey onay bağımlısıdır. Vaktiyle görülme ve onaylanma ihtiyacı karşılanmamış olduğu için hayatı boyunca başkalarının bakışının ve beğenisinin peşinde koşar. Bütün bağımlılıklarda olduğu gibi onun için önemli olan onayı veren değil alacağı onaydır. Onay kaynağını (partner, arkadaş, grup) görece kolay değiştirebiliyor olması onay kaynaklarına bağımlı olmadığı anlamına gelmez, kaynakları araçsallaştırdığı anlamına gelir.
“Bütün narsistler dışa dönük, girişken, agresif ve övüngendir”
Değildir. Kamuoyunda genellikle bilinen büyüklenmeci narsisizmdir. Narsisizmin çok daha az bilinen ve “örtük (covert) narsisizm” adı verilen başka bir tezahürü vardır ki son derece yaygın, sinsi ve yıkıcıdır. Örtük narsistler genellikle içe dönük, çekingen, pasif agresif, yakınmacı, kendine acıyan, mağdur/kurban rolünde bireylerdir.
Kişilik bozukluğu düzeyinde narsist birey için kendinden başkası sözlük anlamıyla, YOKtur. Bütün eylemleri yalnız ve yalnız kendisiyle ilgili, kendine dönük, kendisiyle baş edebilmek içindir.
Narsisizm, doğumu tamamlanmamış olmaktır. Bebeğin anneden ayrışması ruhsal doğum, ergenin aileden ayrışıp yetişkin olması ise sosyal doğumdur. Narsist bireyde ruhsal ve sosyal doğumlar sekteye uğrar; birey hayat boyu bebekliğe ve ergenliğe özgü niteliklerle belirlenir.
Bir narsistle yaşamak, orada olmayanla yaşamaktır. Orada olmayana karşı korunamayız. Orada zannettiğimiz aslında nerededir? Önce bunu görmek, anlamak lazım.
Patolojik narsisizmle baş edebilmek için bireyin öncelikle kendisinin narsisizm spektrumunun neresinde olduğunu fark edebilmesi gerek. Çünkü kendini tanımayan ötekini de tanıyamaz. Tanıyamadığımız biriyle de baş edemeyiz.
Aşk bombardımanı yapan narsist bireyin amacı; işlevselliğini budayarak seni bebekleştirmek ve kendine bağmlı hale getirmek, sonra rol değiştirerek seni anneleştirmek ve zamanı geldiğinde senden ayrılmaktır. Sen onun ideal annesi olacaksın, o ise vaktiyle annesinden alamadığı güveni senden alıp depolayacak ve seni geride bırakarak sayende büyüyüp adam/kadın olacaktır.
Patolojik narsisizm; temel güven ihtiyacı başta olmak üzere görülme, onaylanma, sevilme, kabul görme ihtiyaçları karşılanmamış bireyin bu yüzden duyduğu yoğun varoluş anksiyetesine karşı geliştirdiği gerçekliğin inkârına dayalı işlevsiz ya da yanlış işlevli savunmalar toplamıdır.
Annesinin âşık olmadığı bebekler ve annesinin üç yaşından sonra âşık kaldığı çocuklar narsist olur. Narsisizm temel güven eksikliği ve anneden ayrışma-bireyleşme sorunudur. Narsist birey bu yüzden dünyanın geri kalanını kendi uzantısı olarak algılar.
Hak etme yanılsamasıyla belirlenmiş ve hayattan alacaklı olduğuna inanan örtük narsist, varsaydığı alacaklarını bütünüyle tahsil etmeden ayağını geçmişte sıkıştığı yerden kurtarmak niyetinde değildir. Bu yüzden ne yaşanan anda varlık gösterir, ne de bir gelecek inşa edebilir.
Normal (sağlıklı) narsisizmi yetersiz olan birey büyüklenmeci narsiste baktığında olmak istediğini görür, örtük narsiste baktığında olmak istemediğini. Büyüklenmeci narsiste, narsist onu kendinden kurtarsın diye tutunur. Örtük narsisti tutuşu ise pek çok durumda narsisti kendisinden kurtarmak içindir.
Kendi içindeki patolojik narsisizm yatkınlığıyla baş edebilen birey hem narsist bireylerle hem de narsisizmi pandemi boyutuna taşıyan kapitalist propagandayla hazır taktiklere ihtiyaç duymadan baş edebilir. Taktik sadece bir duruş sağlar. Ama biz hayatla duruşla değil oluşla baş edebiliriz.
Narsist birey evsizlere benzer. Döndüğünde rahat ettiği, huzur bulduğu ruhsal bir evi; ait ve güvende hissettiği, yerleşebildiği bütünlüklü bir benliği yoktur. Büyüklenmeci sahte benlik uğruna kendi evinden kovulmuştur. Sokaktaki hayali sahnesinde tek kişilik bir oyun sergiler gibi geçer yaşamı. Herkesin gözü önünde, her an başkalarının bakışına, görüşüne, onayına aç ve talip olarak.
“Narsist öteki”ni yenmeyi, silmeyi, yok etmeyi amaçlayan militan anti-narsisistik baş etme çabaları toplumlara kemoterapi yapmaya benziyor. Yeterince etkili olmuyor çünkü patolojik narsisizm bir virüs gibi; aileden değilse sosyal medyadan, iş yerinden değilse romantik ilişkiden bulaşıyor bireye.
Dünya “başarılı” insanlardan çok başarısızlarla, sahnedekilerden çok seyircilerle, kıskanılacak durumda olanlardan çok haset edenlerle doludur. Bu yüzden narsisizmin bilinmeyen fakat son derece tehlikeli ve yıkıcı bir tezahürü olan örtük narsisizm sanıldığından çok daha yaygındır.
Örtük narsist birey hayattan istediğini alamamış, mağdur/kurban rolünde, yakınmacı, pasif agresif, haset eden; kendini, yakınlarını ve ilişkilerini sabote eden; eylemsizlik, kararsızlık, şikâyet döngüsünde yaşayan; arzu ettiklerine doğru yönelmek yerine korktuklarından ve riskten kaçan; kendi kazancını değil başkalarının kaybını hedefleyen; yüzü geçmişe, imkânsıza, ölüme dönük; kin ve hınçla belirlenmiş, acılaşmıştır.
Narsisizmin gerçekte ne olduğunu anlamadan narsist bireyle mücadele etmeye çalışmak, yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot gibi, bir illüzyona kılıç çekmeye benzer. Bu yüzden semptom kovalamayı, narsist yakalamayı, taktik ezberlemeyi bırakıp narsisizmi nedenleri, sonuçları, türleriyle anlayabilmek gerek.
Büyüklenmeci narsist varlığının şiddetini dayatır, varlığıyla cezalandırır seni; örtük narsist ise yokluğunun dehşetini dayatır, yokluğuyla cezalandırır. İkisi de bilerek ya da farkında olmadan seni kendi duygusal kaosuna çekmeye, sana kendisi gibi hissettirmeye çalışır.
Tahrip gücü en yüksek ilişki, anne-bebek ilişkisidir. Hem bebek hem de anne için. Üç kiloluk küçücük canlının, annesinin ruh ve beden sağlığını belirleme, bozma kudreti vardır. Çaresizliğin çığlığıyla yapabilir bunu. Duyanı kendi bebekliğindeki çaresizliğe geri döndürür bebek çığlıkları.
Narsisizm, kendini ve olanı unutmaya mecbur bırakılmış olmaktır. Narsist bireyin gerçeklikten kopuk oluşunun, kendini unutarak ya da yalanla savunmasının başat nedeni genellikle bebeklik ve çocuklukta yaşadığı travmatik deneyimler; ihmal, işgal ve istismardır.
Narsisizm, seküler dünyada imkânı olanın kendi kendisinin tanrısı haline geldiği bir din gibi işlev görür. Birey kendinde kendi dininin tek tanrısı olma potansiyelini görmüyorsa, kendine dış dünyada başka bir kişi, grup, kurum ya da takımı narsisistik tanrı olarak seçer ve onun hayranı, taraftarı, müridi olur. Üstünlük fantezisini özdeşim kurduğu narsisistik tanrı üzerinden yaşar.
Geçmiş depresyonun, gelecek anksiyetenin vatanıdır. Yüzü geçmişe dönük olduğu için örtük narsist sık depresyona girer, çoğunlukla kronik depresyondan muzdariptir. Eylemsizliğin, umutsuzluğun, ertelemelerin bir nedeni de örtük narsisizmin depresif duygu durumuyla iç içe oluşudur.
Çocuk yetiştirirken de psikoterapide de, sağlıksız ruhsal dokuları imha ya da izole etmeye çalışmaktansa sağlıklı dokuları arttırmak çok daha doğaya uyumlu ve etkin bir çözümdür. Yapabileceğimiz, narsisizm virüsünü yok etmeye çalışmak değil, bireylerin ruhsal bağışıklığını ve dayanıklılığını arttırmaktır.
Bugün ucu insanın en temel ihtiyaçlarına, özellikle de güven duyma, görülme, onaylanma arzusuna dokunan pek çok ortak insani sorun narsisizmle ilgilidir. Örneğin; öz güvensizlik, yetersizlik ve değersizlik algısı, aşağılık duygusu, onay bağımlılığı, kronik utanç, içsel boşluk, sınır koyamamak, “hayır” diyememek, ertelemecilik, bağlanma sorunları, ilişkilerde tutarsızlık, güvensizlik, anksiyete, empati yoksunluğu, her şeyi kendine hak görme, kıskançlık, haset, agresyon, pasif agresyon, kendini ve ötekini sabote etme, cinsiyet/kimlik/ benlik karmaşası, sosyal medya bağımlılığı, FOMO (keyif, eğlence, bilgi vs.’den mahrum kalma korkusu), iptal kültürü (cancel culture), takılma kültürü (hookup culture). Bütün bunlar narsisizmle iç içe, hem onun belirleyeni hem de sonucu niteliğinde olgulardır.
Aşk bombardımanı narsist bireyin, seni koşulsuz seven bir ideal anne gibi davrandığı dönemdir. Özellikle çocukluğunda koşulsuz sevilmemiş, kabul görmemiş, bu yüzden hayata sil baştan başlamak isteyen bireyler, bu görünüşte mükemmel anneye kendilerini seve seve bırakırlar.
Sadece çocuklar koşulsuz sevilir, sevgililer, eşler değil. Romantik ilişki, beş dakikalık sadakatsizlikle sevginin bir daha çözülmemek üzere donabildiği çok ağır koşullara bağlı bir ilişkidir. İlişkide koşulsuz sevilme beklentisi, çocuksu ve çifte standartlı bir fantezidir. Yetişkinlerin dünyasında her zaman koşullar vardır.
Çekirdek ailede yetişen neredeyse bütün çocuklar gibi benim de tanık olduğum ilk kadın-erkek ilişkisi anne-babamın ilişkisiydi. Kavgalı, gürültülü, fırtınalı bir ilişki değildi onlarınki. Anlaşamadıkları, öfkelendikleri, kırıldıkları ya da çatışacaklarını fark ettikleri zaman genellikle iletişimi dondurur, sorunu erteler, küslüğe yakın bir zeminde, kısa devre yapmamak için birbirlerine değmeden yaşayarak durumu idare ederlerdi.
Evimiz dışarıdan bakınca herkesin görevini yaptığı, işlerin tıkır tıkır yürüdüğü “normal” bir evdi. Gel gör ki içeride bazen günlerce, haftalarca süren derin, sessiz ve soğuk bir savaş hüküm sürerdi.
Babam annemden önce yatardı ve birlirlerinden kopuk oldukları dönemlerde her gece yatağa giderken anneme bakıp; “Yatıyorum, bir şey diyor musun?” diye sorardı. Annem başını “hayır” anlamında iki yana sallar ya da hiç karışılık vermezdi.
Bu kasvetli soru cümlesinin babama özgü olduğunu zannederdim. Zamanla, pek de öyle olmadığını fark ettim. Başkaları da kuruyordu bu cümleyi. Ve ne çok şey söylüyordu tek bir cümle ile:
“Bak, yatıyorum ama huzursuzum. Mutsuzum. Çünkü bugün de konuşamadık. Bugün de anlaşamadık. Anlaşılmadık. Bunun için üzgünüm. Kızgınım. Kırgınım. Kendimi suçlu hissediyorum. Sorumlu hissediyorum. Ama sen benden daha suçlu ve sorumlusun. Hem ben üzerime düşeni yapıyorum bak; sana bir şans veriyorum; ilk adımı atman, benimle konuşman, benimle anlaşman için. O yüzden soruyorum sana, bir şey diyor musun? Ama lütfen, ama sakın, ama sen sen ol, o bir şeyi diyeceksen de şimdi deme. Çünkü dedim ya, yatıyorum ben. Geç oldu. Uykum var benim. Konuşmaya mecalim yok. Taşıyamıyorum artık bu gerilimi. Taşıyacaksan sen taşı, ya da bırak ikimiz de altında kalalım yine. Çünkü gün bitti. Bugün de mutsuz bitti. Bırak bitsin. Yeter ki bitsin… Gelip bana sarılmayacak mısın sahi?”
Tek bir cümlede ne çok duygu, ne çok niyet, ne çok tezat; kaçış-yaklaşma, gizlenme-açığa çıkma, umut-umutsuzluk, suçlama-yakarış, gurur-itiraf, tehdit-özür, pişmanlık-ayak direme, açmaza sürme-yardım dileme ve derin bir çaresizlik… Hepsi bir arada.
Çocukken bu cümle, tarifi imkânsız bir iç sıkıntısı verirdi bana. Çözmeye gücümün yetmediği karmakarışık bir matematik problemi gibi gelirdi. Sanırım biraz da bu yüzden ömrümün geri kalanını bu ve bunun gibi cümleleri çarpanlarına ayırmaya adadım. Söylenenleri ve söylenemeyenleri duymak, anlamak, anlatmak, anlamlandırmak, söyletmek, duyurmak; söylenenlerin ve söylenemeyenlerin altında kalanları sıkıştıkları yerden çıkarmak ve bir daha enkaz altında kalmamalarını sağlamak, yaşam biçimim oldu. Elinizdeki kitabı yazma amacım da bu.
Yatağa hiçbir zaman kopuk, kırgın, küs ve mutsuz girmemeniz dileğiyle…
“İnsan ne kadar nefret etse de kendinden, ayrılıklarda savunmaya geçer. Ruhunun bir kısmını, en kırılgan yanını, gideceği yere önceden gönderir belki. Felaket zamanlarında çocukları bir akrabanın yanına gönderir gibi.”
“Hepsi yanyana dizilmiş oturuyorlar karşımda. Gözlerinde hain olacakmış da olamamış, kala kala muzır kalmış bir planın coşkusu. Ters yüz oluşumu seyrediyorlar. Eşyanın içine işlemiş kadın ruhu, dev bir silindir gibi geçiyor üzerimden. Şefkatim, şiddetimi istila edip; bedenimi iktidarsız bir hazneye çeviriyor. İki gözüm iki memeye dönüşüyor, iki memeye… Kim olsa seyreder bunu. Kimse kaçırmak istemez.”
“- Yüzlerce yıl süren bir kıyamet gününde, yeryüzüne kendi kanımla katilin adını yazmaya çalışan bir işaret parmağıydım bayım. ‘Beni hayat öldürdü, beni hayat öldürdü’ diye yalandan inim inim inlemekteydim. Nereye gittiğini bilmeden itiş kakış telaşla koşuşturan insan soyunun ayakları altında ezilmekte, kendimi bu maymun savaşının dışında bir yerlerde zannettiğim için işaret parmağımı kahraman ilan etmekteydim. Ama tam o sırada ellerim, ayaklarım, kollarım, bacaklarım ve bir gövdem olmadığını, kahraman ilan ettiğim işaret parmağımdan başka bir şey olmadığımı, onun da zaten katilin adından başka bir şey yazamadığını farketmekte ve tam bunu farkettiğim sırada birisi üzerime basmakta, birisi üzerime bastığı anda kendimi maymun savaşının dışında hissetmekte ve bunun üzerine kendimi kahraman ilan etmekteydim.
-Aaah hah hah hah haaah, çok iyi yaaa! Sonra n’oldu?
– Sonra bir işaret parmağı olmaktan vazgeçtim. Şimdi bütün umudum big bang deneyleri. Küçük kara delikler oluşabilir ya da dünyamız sıvılaşabilirmiş. Bekliyorum, hayırlısıyla. Bu arada mümkünse bir yunusa evrilmek istiyorum.”
“Açılıyor Kaan. Bulutları dağılıyor. Kabuğu yarılıyor. İçinden yepyeni, taptaze, pürüzsüz bir Kaan çıkıyor. Olmak istediği, olunca kendisi zannettiği kendisi şimdi. Kendinin yeni jenerasyonu. Bir üst versiyonu. Daha cesur, daha seksi, daha akıllı, daha enerjik, kafası daha dolu, kafası daha karışık. İdeal kendilik kafası; her zaman bir öncekinden daha karışık. Ve aslında daha berrak. İkisi birden. Biriyken öteki sanarak. Bu iyi bir şey. Hatta süper! Artık bütün güç onda. Bir araya geldi. Oluştu:Pseudo-marjinal Narkotik Voltran. İşte kalkıyor yerinden. Kendinden emin. Bana doğru yürüyor. Kendinden emin. Belime sarılıp kendine çekiyor beni. Kendinden emin. Dudaklarımdan öpüyor. Kendini öper gibi… Aynasını gagalayan mavi suratlı bir muhabbet kuşu gibi öpüyor beni…”
“Bütün gücümle kenara ittim şeytanı. Merdivenlerden kapıcı dairesine yuvarlandı. Paldır küldür kapıya çarptı. Kapıcı kapıyı açtı. Şeytan, ‘Söyle bakalım’ dedi, ‘hangi su borusu kesildiğinde bir apartman ölür?’
“-Çocuk işçi çalıştıran bir diktatördür akıl. Duygu, anası kış uykusuna yatmış çocuk işçidir. Duygunun anası sezgi, belirsiz bir süredir mağarasında uyumaktadır. Akıl, bağla emrini veren devlet; bağlanması gerekenleri bağlayan nörotransmitırlar proleteryadır. Delilikse devrim. Geleceğin devrimi deliliğin devrimidir. Nörotransmitırların devrimidir. Ve bu devrim, cümlemiz için, pek yakında yüksek bir ihtimaldir!
– Yüksektir efendimiz.”
“Bir kadını el altında tutmak ve fakat kendine fazla da yaklaştırmamak istiyorsan, yapacağın yegane şey şudur; ‘Hazır değilim’ diyeceksin. Bir kadına ‘hazır değilim’ demek, ben hazır olana kadar beni bekle demektir. Emin ol bekleyecektir. Yatıp kalkıp seni düşünecek, senin için endişelenecek, kendi zihninde seninle uğraşacak fakat senin çizdiğin hayali hudut çizgisini bir adım olsun geçemeyecektir. Ayrıyeten, bir kadına ‘hazır değilim’ demek, sarılacak yaram var demektir. Ve biliyorsun ki kadınlar yara sevicidir. Hepsi de doğuştan hemşiredir. Çıban deşmeye, pansuman yapmaya bayılırlar. Bir kadını kendine bağlamak istiyorsan, yaranı uzatacaksın ona.”
“Onu kibrinden soyma fantezisi, tatlı tatlı kaşırdı ilkel erkeğimi. Pusuya yatmış, arzusuna yenik düşeceği, o ilk ve son adımı atıp oyunu bitireceği anı beklerdim. Konulu bir porno film izler gibi izlerdim onu; huzursuz, sabırsız ve bacaklarım uyuşmuş halde. Peşinden koştuğum itiraf bu mu?”
“-Senin asıl görevin; kuşun öttüğü müddetçe, nerde bir tarla görende, bu tohumları ekecen. Kuşun ötmeyende, işin bitmiştir- Biz hepimiz, yapacağımızı yaptık, edeceğimizi ettik; ‘söz’ü onlara verdik ve onlara böyle söyledik. Bak nasıl da bir bir anlatıyoruz her şeyi, dilimizde tüy bitiyor. Çat diye çatlama günü geldiğinde o tüylerle gıdıklayacağız sizi. Gülmekten ölenleriniz olacak. Usulünce defnediniz. Kıs kıs kıs kıs…”
“… Edebiyatı düşünmez misiniz Gertrude? O dediğiniz de kaybolmak isteyenler içindir. Zaten kaybolmuşsanız kaybolmayı istemek aklınıza bile gelmez. Ve dikkat edin, her an kendi kendini yazan bir hikaye tarafından yutulabilirsiniz. Ve düşünün, Tarzan ve Jane’i tek bir kişi gibi düşünün. Edebiyat Tarzan’ın hayata tutunduğu sarmaşıktır bayım. Ve hayal edin, sarmaşığına tutunup bağıra çağıra öteki ağaçlara atlayan Tarzan ve arkasından bakan kolsuz Jane. Tarzan gelir, Tarzan gider, kolsuz Jane. İlham bin yüzlü bir yalancıdır aslında. İnkarın hizmetine mi girmiştir, ondan sakınınız.”
“… Kaçta gelirsin Gertrude? Duyuyor musunuz bayım, köpeğin biri havai fişeklere havlıyor. Kaçta gelirsin dedim. Belki de havai fişeklerin gökyüzüne boşalan dev köpekler olduğunu zannediyordur ve eğer öyleyse çok salakmış gerçekten de. İnsan sapık bir devle korkusunu yarıştırır mı hiç.”
“… Şimdi, birinci dereceden katillerim şu yana geçsin, dayanıklı bilinçdışı. Bir kere alır, ömür boyu kullanırsın. İsmini unuttuklarımsa bu yana, tek kullanımlık bilinçdışı. Azim ve sebatla hayatın şartlarına iman eden din kardeşleri şu yana geçsin, katma değer bilinçdışı. Eceline boyu yetişmeyen kafirler bu yana, ihraç fazlası bilinçdışı. Gördün mü bak, ben aralarından yürüyüp geçebileyim diye ikiye ayrıldı insanlık. Bunu BÜYÜK “D” de görseydi keşke. Ah Kaiser Zeitgeist! Sen ne mübarek bir illetsin. Tombiş, şurdaki baylara benden birer içki gönder. Borçlu kalmak istemem.”
“… İnsanla maymun arasındaki en büyük fark, birinin kendi pisliğini daha uzun vadede ve daha dolaylı yollardan yemesi ve bunu asla kabul etmemesidir. İşte buldum. Sonunda bütün insanlığa söyleyecek bir çift laf buldum. Ey insanlık, size sçmamanızı değil, bokunuzla kavga etmemenizi emrediyorum. İmza: Space Gertrude. Son kadın peygamber. Faşist kumandan. Danimarka Kraliçesi. Konuşan vesikalık. Rahatsız ayak sendromu. Şükran günü hindisi. Silgi tozu…”
“… Basit bir değiş tokuşla her şey bambaşka olabilirdi oysa. Ve aslında her şey o kadar çıplak ve o kadar kişisel değil ki. Bütün gün bağırıyorum avaz avaz; hayat çıplak, hayat çıplak… Yüzüme bön bön bakıyor bilimum alçak. Ta taaaa, işte yine kallavi bir Land Rover çıkageldi. Şimdi gıcır gıcır temizleyelim şu pisliği. Yüzlercesi yapışmış. Küçücük kanatlar, incecik bacaklar, bazıları halen ıslak, kurumuş bazıları. Ne? İki lira mı? Bütün haşaratı çektim gözünüzün önünden, hiç ölümü düşünmeden yenesiniz diye asfaltları. Niçin baktınız bana öyle? Anlamadınız mı? Çok basit: Bazen sinek olur insan, bazen de otomobilin ön camı. “Sonunuzu hiç iyi görmüyorum bayan” Son, yaklaştıkça bulanıklaşan bir şeydir bayım, biraz uzağa gidin o zaman.”
“… Cadılar önce alkışladılar. Dirsekleriyle birbirlerini dürterek, başlarıyla birbirlerine beni işaret ederek uzun uzun alkışladılar. Sonra kolkola girip etrafımda kesintisiz bir çember oldular. Başladılar dönmeye. Sesleri titreye titreye, haykırdılar o uğursuz bedduayı üzerime,
“Ey zırhını tersten kuşanmış bahtsız şovalye,
sırları dökülmüş çukur bir kap olasın emi!
Ne kadar aydınlık yutuyorsan geceleri,
o kadar derin olsun karanlığın.
Deliksiz baş, kötü kan!
Yazgın olsun bu ziyan.
Dön dolaş hiç durmadan;
bir ibadet, bir isyan,
bir ibadet, bir isyan…
Yan kentin delisi yan!”